9 Mart 2015 Pazartesi

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı


Öncelikle henüz kitabın filmini izlemeden bu yazıyı yazdığımı belirtmek istiyorum. Kitapla birlikte filme yönelik değerlendirme beklentisi içinde olanlar varsa diye. Gerçi az çok onu da yapmadım değil. Kitapsa anlatma ve yazma yeteneği yüksek bir yazarın elinden çıktığını daha ilk cümlelerinde belli ediyor.

Türkiye’de yaşanıp da İstanbul dışındaki şehirlerde geçen hikayeleri her zaman yadırgamışımdır. Bu kez de öyle oldu. Hikaye İstanbul dışındaki bir şehirde geçiyorsa konsantre olmakta her zaman zorlanmışımdır. Bu kez öyle olmadı. Nasıl olduysa bu kez hikaye Ankara’da geçmesine rağmen, cadde, sokak, mekan isimleri bana tamamen yabancı olmasına rağmen bir şekilde çabuk girdim hikayenin içine. Yabancısı olduğum adres ve mekanlardan bahsedildiğinde sanki oraları biliyormuşum gibi hissettim. Yazarın bir başarısı da bu bence. Hikaye daha doğrusu anlatım okuyucuyu başka etkenlerden bağımsız olarak içine çekebiliyor. Böyle söylüyorum çünkü hikayenin ana fikri pek de özgün değil. İki arkadaşın aynı kişiye aşık olması gibi daha önce defalarca işlenmiş bir konu. Zaten bence bu nedenle de film genelde olumsuz eleştiri almış. Çünkü bu hikayeyi güzel kılan anlatım. Bu anlatımı beyaz perdeye taşımak da neredeyse imkansız olmalı. Özellikle de bir ‘iç ses’ kullanılmadan. Eminim bu sebeple film yarım yamalak, vasat bir film olmuştur.

Kitabın kurgusunu iki çocukluk arkadaşı olan Ender ve Çetin’in orta yaşlara ulaştıklarında hala aynı evde yaşıyor olmaları ve bir arkadaşlarının yirmili yaşlarının başındaki kız kardeşi Nihal bir vesileyle yanlarına taşınınca ikisinin birden kıza aşık olmaları oluşturuyor. Bu da Ender’in kaleme aldığı Çetin’e yönelik mektup bile diyebileceğimiz bir yazı aracılığıyla gerçekleşiyor. Ama ağırlık o yöndeymiş gibi görünse de, kitap o amaçla yazılmış olsa da bence asıl önemli ve etkileyici olan bir aşk hikayesinden çok Ender ve Çetin’in arkadaşlıkları, dostlukları ve bunun çok keyifli, etkileyici, duygulu bir şekilde anlatılmış olması.

Diğer taraftan hem kitap hem de filmle ilgili okuduğum yorumlarda dikkatimi çeken nokta Nihal konusu oldu. Bir tek filmi izleyenler de, hem kitabı okuyup hem filmi izleyenler de filmdeki Nihal’i oyunculuk yönünden de ortaya konulan karakter yönünden de başarısız bulmuşlar. Filmdeki Nihal’de iki arkadaşın aşık olmasını gerektirecek hiçbir özellik olmadığını söyleyenler olmuş. Oyunculuk kısmını bilemeyeceğim ama karakter açısından aslına bakarsanız ben kitaptaki Nihal için de aynı şeyi söyleyeceğim. Üstelik bir bölümde Ender hem kendisinin hem Çetin’in hangi koşullarda aşık olduklarını çok güzel anlatıyor. Ama Nihal benim açımdan bakıldığında kitap boyunca o koşullara uygun bir duruş sergilemiyor. Bence hikayenin eksik kalan yönü de bu. Nihal’i biraz daha iyi tanımalıydık, duygu ve düşüncelerini daha iyi bilmeliydik. Birkaç sağlam lafı olmalı, davranışlarıyla, duruşuyla okuyucuyu daha kendine hayran bırakan bir tablo çizmeliydi. Okuyucu da Nihal’e aşık olmalıydı ki Ender ve Çetin’in aşkını daha inandırıcı bulsun, o aşkı kabullensin, hak versin ve heyecan duysun. Gerçi belki bazı okuyuculara bu kadarı da yetmiştir ama dedim ya benim açımdan biraz eksik kalmış hikayenin bu yönü.

En önemli tartışma konularından biriyse Ender ve Çetin’in dostluklarının ölçüsü tabii ki. İki erkek arasındaki bu denli bir yoğunluğun eşcinsellik içerdiğini düşünenler var. Zaten Ender de bu durumdan bahsetmiyor değil ama ben hiç öyle hissetmedim kitabı okurken. Birbirini iyi tanıyan, iyi anlaşan, bir arada olmaktan keyif alan, konuşulacak, paylaşılacak çok şey bulan iki insan aynı cinsten de olsalar ancak karşı cinsler arasında görülmesi normal kabul edilebilecek yakınlıklar hissedebilirler birbirlerine karşı. Ve bu yakınlığın illaki cinsellik içermesi de gerekmez. İki dost birbirini çok özleyebilir, diğerini gördüğü zaman içini sevinç kaplayabilir ki zaten bence bunlar zaten olan, herkesin yaşadığı şeyler. Ama belki de yadırgatıcı olan bunların sözlü olarak ifade edilmesi olabilir. Kitap biraz o yönde etkiliyor olabilir okuyucuyu. Çünkü iki dost arasındaki hisler yazıya ve söze döküldüğü için ve bunu da gerçek hayatta arkadaşlar, dostlar pek yapmadığı için eşcinsellik bağlamında yanıltıcı bir durum ortaya çıkmış olabilir.

Böyle bir kitabın neredeyse tamamının ikinci tekil şahıs kullanılarak yazılmış olması da ilginç bir durum. Bunca karşılıklılık içeren duyguyu vermek adına epey zor olmuştur. Gerçi zaman zaman ister istemez bu yöntemi bir kenara bırakmış yazar ama yine de bu bile başarıdır bence. Daha önce Paul Auster'de de öyle bir hikayeye rastlamıştım. Bu tarz dokunuşlar değişik bir lezzet bırakıyor okuyanın dimağında.

Kitaptan aklımda kalan bir mevzu da ‘çekirdek içlemek’ oldu. Bu deyimi daha önce hiç duymamıştım. Ankara’ya, Ankara civarına özgü bir deyim mi acaba diye düşünerek internette şöyle bir bakınınca Oktay Rifat’ın bir şiirinde geçtiğini gördüm:

Koca bir yazı çekirdek içleyerek

sinemalarda geçirdim,
taban teptim sokaklarda,

tırnak yedim uyudum,

denize baktım usanmadan,

ölüme inandım,

güzel, çok güzel olduğunu düşünerek,

Güzelim, düşünerek

çekirdek içleyerek,

Güzelim, çekirdek içleyerek

koca bir yaz geçirdim,

şimdi yorgunum biraz.

Sonuçta yerel bir deyim midir çözemedim. Barış Bıçakçı da bu şiirden yola çıkarak o şekilde kullanmış olabilir tabii ki. Ama o zaman Oktay Rifat nereden yola çıkarak ‘çekirdek içlemek’ dedi değil mi?

Yazarın edebi yeteneği daha ilk cümlelerden anlaşılıyor diye başlamıştım yazmaya. O zaman bu yazımı da kitabın ilk cümleleriyle bitireyim...

"Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?"


3 Mart 2015 Salı

Yüzbaşının Oğlu - Nedim Gürsel


Kitabı bir roman olarak okumaya başladım. Sonra bunun bir anı kitabı olduğunu anladım. Biraz daha ilerleyince yine kurgu olduğunu fark ettim. Daha sonra sadece isimler değiştirilmiş ama yine de bir anı kitabı dedim. Yazar hakkında biraz detaylı bir araştırma yapınca da kurgu olduğunda kesin karar kıldım. Aslında benim çok sevdiğim gibi yarı kurgu yarı gerçek bir hikayeydi okuduğum. Nedim Gürselin de genel eğilimi anladığım kadarıyla bu yönde yazmak. Tarihi olayları çarpıttığı yönünde eleştiriler de almış diğer kitapları için. Ve haklı olarak da tarihi olduğu gibi yazmak tarihçilerin işidir, romancılar diledikleri gibi yazabilirler diyerek çok haklı bir şekilde yaptığının arkasında durmuştur.

Ben daha çok kurgu okumaya eğilimliyim. Ancak bu kitabın gerçek ya da benim gerçek olduğunu düşündüğüm tarafları da benim ilgi alanımdaydı bu kez. Çünkü yazar Galatasaray Lisesinde okuduğu yıllarda yaşadıklarını, büyük sınıfların, etüt abilerinin, öğretmenlerin öğrencilere nasıl davrandığını, arkadaşlık ilişkilerini, yatakhane, yemekhane muhabbetlerini, benim de sekiz yıl boyunca yaşamış olduğum gibi parasız daimi yatılı (leyli meccani) okumanın, on yaşından itibaren ailenden ayrı kalmanın nasıl bir şey olduğunu uzun uzun anlatmış. Romanda geçen isimler ve lakaplar kurgu olabilir ama diğer anlatılanlar gerçek olmalı tabii ki. Böyle bir durumda yazar gerçek ismini kullandığı ve kendisinin de okuduğu bir okulda genel anlamda yaşananlar hakkında gerçeğe uymayan şeyler yazacak değil herhalde diye düşünüyorum. Tabii yazarın okuduğu dönemle benim okuduğum dönem epey farklı zamanlardaydı ve birçok şey romanda anlatılanlara oranla olumlu yönde değişmişti ama yine de birçok benzerlik vardı hala.

Az önce romancı tarihi gerçeklere bağlı kalmak zorunda değil demiştim ve şimdi bu sözüme ters davranarak bir eleştiri getireceğim kitaba. Hikayenin anlatıcısı Galatasaray Lisesinde okumak üzere İstanbula geldiği dönemde Vatan Caddesinin inşası için istimlak işlemlerinin yapıldığını ve Yenikapıda yanında kalacağı akrabalarının bu nedenle Adnan Menderese kızgın olduklarını anlatıyor. Vatan Caddesiyle ilgili istimlak ve inşaat işlemleri 1956-1957 yıllarında yapılmıştı. Anlatıcı daha sonra 1960 darbesi yapıldığında Galatasaray Lisesi son sınıfta olduğunu söylüyor. Oysa son sınıfa gelmiş olması için aradan sekiz yıl geçmesi gerekiyordu. Oysa Vatan Caddesi ve darbe arasında geçen süre sadece üç-dört yıldı.

Neyse bunun dışında bir de yanlış bilgiden kaynaklanan bir durum daha var. Hikayenin bir yerinde şöyle bir cümle geçiyor: Oysa insanoğlunun ömrü, biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuz, köpeğinkinden daha uzun ama karganınkinden alabildiğine kısadır. Belli ki bu cümle kargaların yüz yıl hatta daha fazla yaşadığına dair var olan yanlış bilgiden yola çıkılarak yazılmış. Fakat kargalar da köpekler gibi 10-15 yıl gibi bir ortalama yaşam süresine sahiptirler. Şimdi yazar bunu kendisinin bildiğini ancak yarattığı karakterin bilmediğini de söyleyebilir tabii. Buna bir şey diyemem.

Roman yaşlı bir adamın yazarak değil de konuşarak ve sesini kaydederek anılarını anlattığı bir kurgu üzerinde ilerliyor. Birkaç yerde tekrarlar olmuş ve gördüğüm kadarıyla eleştiri almış. Oysa ben sesini kaydeden yaşlı bir adam açısından gayet normal olduğunu kabul ederek ve kurguya gayet uygun olduğunu düşünerek benimsedim bu tekrarları. Bilinçli ya da bilinçsizce de yapılmış olsalar bu tekrarlar daha doğallık ve inandırıcılık katmış durumda hikayeye.

Kitabın birçok yerinde geçen sözde o dönemin başbakanına yönelik eleştiriler bence gereksiz olmuş ve hikayenin akışını olumsuz yönde etkilemiş. Sanki özellikle tepki çekmek ve bu tepkinin getireceği popülariteden faydalanmak gibi bir amaç var işin arka planında. Yazarın günahını almayayım ama yine de bu hikaye o tarz eleştirilerin pek yeri değilmiş bence.

Yazar belirli bir noktada kendi kendine ciddi bir eleştiri getirmiş ve aynen şöyle demiş:

Hikayeni ilgiyle dinledik, eksik olma içini döktün bize. Kalbini açtın. Anneni, babanı, babaanneni, çocukluğunu anlattın.............. Ne var ki fazla bir özelliği yok hayatının. Hikayende de aksiyon yok diye yakındığınızı duyar gibiyim.

Eh, yazar bu eleştiride oldukça haklı. Hatta sabredersek işin içine aksiyon gireceğini söylüyor bu sözlerin devamında ama çok bir aksiyon olmuyor sonrasında da. Diğer taraftan bu hikayeyi öyle aksiyon beklentisiyle okumamak gerek zaten. Anlatıcının ve aslında yazarın hayatının fazla bir özelliği yok ama yine de bir dönemi, duygu ve düşünceleri, aşkları ve özlemleri, kızgınlıkları ve sevinçleri, sıkıntıları ve heyecanları güzel güzel, akıcı bir dille anlatmış işte. İnsanı anlatmış. Kendini, beni, sizi anlatmış. Sırf bunun için bile okunmaya değer zaten. İyi okumalar.


20 Şubat 2015 Cuma

Peter Pan Ölmeli - John Verdon


Daha önce John Verdonun Aklından Bir Sayı Tut romanı için bir yazı yazmış ve sözlerime çeviriyi yerden yere vurarak başlamıştım. Bu durumda yine çeviriden söz ederek başlayayım madem öyle. Bu kez çeviride -hiç yok diyemem ama- ilk kitaptaki kadar sorun görmedim pek. Zaten farklı bir çevirmenin elinden çıkmış bu kitap. İlk kitapta olduğu kadar konuşan ya da bir şey yapan kişi erkek mi kadın mı tereddüdüm olmadı genelde. Bu da bir gelişme.

Aklından Bir Sayı Tut yazarın ilk romanıydı. Ben de eleştirilerimi ona göre yapmıştım biraz. Diğer kitaplarını da okumaya karar vermiştim yazma sürecindeki gelişmeyi takip etmek için. Ancak sabırsızlık edip, aradaki iki kitabı atlayarak sonuncuya geçtim. Ama yine de gelişme olduğunu itiraf etmeliyim. Bu kez daha başarılı bir kurgu söz konusu. Gerçi kitabın sonundaki sürpriz beni çok heyecanlandırdı mı? Hayır! Hiç yoktan iyidir dedim sadece. Yine ipucu vermemek adına ayrıntıya giremiyorum ama biraz fazla zorlama olmuş. (Bu yazıyı bitirdikten sonra başkalarının yorumlarına baktım da aradaki iki kitabın sonuncudan daha iyi olduğu söylenmiş genelde. Belki bir ara onları da okurum. Ne de olsa bitirmek sadece bir iki günümü alıyor.)

Romanın konusunu meçhul bir katil tarafından dürbünlü tüfekle uzaktan ateş edilmek suretiyle zengin iş adamı ve vali adayı Carl Spalterın öldürülmesi sonrasında gelişen olaylar oluşturuyor. Karısı Kay suçlu bulunarak hapse atılmıştır. Ancak polisin araştırma ve soruşturmadaki eksikliklerini ortaya çıkararak kadını kurtarmak ve bundan maddi ve manevi fayda sağlamak isteyen emekli dedektif Jack Hardwick kahramanımız Dave Gurneyden yardım ister. Jack daha önce başka davada Gurneye bilgi sızdırdığı için zorla emekli edilmiştir ve Gurneyin ona vefa borcu vardır. Bu sebeple (ama daha çok kendi araştırmacı ruhundan dolayı) arkadaşına yardım etmeyi kabul eder. Kurbanın kızı ya da kardeşi gibi cinayetten çıkarı olan başka katil adayları da vardır. Daha doğrusu kendileri katil olmasa bile bir kiralık katil tutma ihtimali olan insanlardır bunlar. Hatta polisin araştırmadaki eksikliklerine rağmen karısı da hala suçlu olabilir. Kiralık katil kimdir, onu kim kiralamıştır, neden kiralamıştır, cinayet nasıl işlenmiştir gibi sorulara yanıt ararken biz de Gurneyin gözünden olan bitene şahitlik ediyoruz.

Aslında kiralayan kişi bilinmediği sürece kiralık katilden bahsetmeyi ipucu olarak kabul etmeyip o konuda birkaç kelime etmek istiyorum. Yine de bu durumdan rahatsızlık duyacaklar varsa bu paragrafı okumamalarını tavsiye ederim. Doğrudan bir sonraki paragrafa atlayabilirler. Kiralık katilimiz Petros Panikos hakkında anlatılanlar bana biraz saçma geldi. Tamam, adamın adı Petros Panikos olduğu için Peter Pan lakabı takılabilir... Tamam, adamda fiziksel sorun olduğundan dolayı büyümediği, hep çocuk gibi göründüğü için Peter Pan lakabı takılabilir... Ama bu ikisinin aynı anda olması epey zorlama olmuş. Hem adın Petros Panikos olacak hem de büyümeyip çocuk gibi görünme sorunun olacak. Hatta önce Petros adıyla (soyadsız olarak) yetimhanede büyüyüp, ufak tefek olduğun için Peter Pan lakabını alıp sonradan soyadı Panikos olan bir aile tarafından evlat edinileceksin. Ölme eşşeğim ölme.

Gurneyin eşi Madeleinele aralarında geçen diyaloglar da bir yere kadar hikayeye lezzet katarken bir yerden sonra tabiri caizse baymaya başlıyor. Zaten bu kitaba getireceğim en şiddetli olumsuz eleştiri diyaloglar konusunda olacak. Bazı diyaloglar o kadar gereksiz uzatılmış durumda ki üç beş tanesini atlayıp sonuncuya geçtim çoğu yerde. Hikayenin çözülmesiyle ilgili olanlar neyse de Gurney ve Madeleine arasında geçen ve tavuktan horozdan bahseden diyaloglar uzadıkça insanı afakanlar basıyor. Ne demek istediğimi daha iyi anlatmak için biraz abartılı da olsa aslında kitaptakinden pek de farklı olmayan bir diyalog yazarak bu yazımı da bitiriyorum. Herkese iyi okumalar...

-       Katilin kim olduğunu biliyorum, onu gördüm!
-       Ne diyorsun sen Richard?
-       Katilin kim olduğunu biliyorum diyorum, onu gördüm!
-       Katilin kim olduğunu biliyor musun?
-       Evet biliyorum.
-       Yani onu gerçekten gördün mü?
-       Gördüm.
-       Sen şimdi katili gördüğünü mü söylüyorsun?
-       Evet.
-       Bence bu imkansız.
-       Gördüm diyorum.
-       Görmüş olamazsın.
-       Gördüm.
-       Neler söylüyorsun sen böyle Allah aşkına!
-       Gerçekten gördüm onu, kim olduğunu biliyorum.
-       Aman tanrım olamaz.
-       Onu gördüm.
-       Emin misin?
-       Evet eminim.
-       Demek katili gördün.............


6 Şubat 2015 Cuma

Bozkırkurdu - Hermann Hesse


Bu kitaba daha önce iki kez başlayıp bitirememiş, yarım bırakmış biri olarak başladım üçüncü kez. Ancak önceki denemelerimin üzerinden en az yirmi yıl geçmiş olduğunu da söylemeliyim. Bununla birlikte kitabı okurken daha önce okumuşum hissine kapıldım son sayfasına kadar. Bu da demek oluyor ki büyük olasılık ikinci denememde tamamını okudum ve okuduğumu unuttum. Benim için böyle bir başyapıtı okuyup sonra da okuduğunu unutmak gerçekten ilginç ama. Tahminimce okuduğum dönemdeki ruh halim kitabın ruhuna o kadar ters bir haldeydi ki okuduklarımı anlayamadım, özümseyemedim. Sonuçta kitap bir psikolojik roman ve kahraman da benim şimdiki yaşlarımda. Durum böyle olunca ikinci okumamda kitabın içine daha çok girdim, kurguyu daha iyi kavradım ve kahramanı daha fazla özümsedim demek ki.

1927 yılında yazılmış bir psikolojik roman olduğu için ipucu verme kaygısı taşımadan söyleyeceğim bu kez ne söyleyeceksem. Bu nedenle kitabı henüz okumamış ve hakkında gereğinden fazla bilgi sahibi olmak istemeyenler bu aşamadan sonra okumayı bıraksalar iyi olur. Diğer taraftan böyle bir kitapla ilgili inceleme yazısı yazmak da pek haddime değil doğrusu. O yüzden bu yazıya inceleme değil de Bozkırkurdu hakkında yazılmış öylesine bir yazı gözüyle bakılmasını tercih ederim.

Bozkırkurdu, Harry Haller isimli orta yaşlı bir entelektüelin toplumsal ve ruhsal sorunları üzerine kurulu bir eser. İsminin baş harfleri bile kahramanın Hermann Hesse’nin kendisinden izler taşıdığının göstergesi tabii ki. Yaşadığı zamana, topluma, daha doğrusu mensubu olduğu burjuva yaşamına uyum sağlayamamış kahramanımız kişilik sorunları yaşıyor, depresyona giriyor, intiharı bile düşünüyor. Bozkırkurdu da bu uyumsuz kişiliğine verilen isim, yapılan bir benzetme. Bununla birlikte topluma, burjuva yaşamına uyum sağlamaya yönelik hiç hevesi de yok değil. Aslında toplum dışı bir yalnız olmaktan çok yaşadığı bu iç çekişmeden kaynaklanıyor ruhsal sorunları.

Kitap hakkında okuduğum yazılara bakılırsa Hermann Hesse kitabı yazdığı dönemlerde psikolojik sorunları nedeniyle Jung’un bir öğrencisi tarafından tedavi edilmektedir ve yazarken bu tedavi sürecinden etkilenir. Kahramanının psikolojik sorunlarını ve bu sorunlara yönelik çözümlemeleri bu süreçten yola çıkarak oluşturur. Kitabın genelinde bir karamsarlık, çaresizlik, çözümsüzlük havası hakim gibi görünse de diğer taraftan bir şeylerin yerine oturduğunu, bir sonuca varıldığını, bir ilerleme kaydedildiğini söylemek de mümkün. Zaten yazar da kitabı için şöyle demiş: "Okurlarımın çoğu Bozkırkurdu'nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim."

Bu arada kitap hakkında okuduklarım arasında mutlaka bulacağımı düşündüğüm ama bulamadığım, o nedenle şimdilik bana ait bir görüşmüş gibi duran bir şey var: Pablo’nun “kaçıklar için” tiyatrosunun özellikle ilk odasında geçen araba avlama bölümleri bence aşırı derecede Boris Vian lezzeti taşıyor. Aslında Vian, Hesse’den daha sonra yazdığı için onun tüm eserlerinde bu bölümün lezzetinin olduğunu söylemek daha doğru olur. Bu konuda başkalarının görüşlerini de çok merak ediyorum doğrusu.

Kitapta yer alan Hermine karakteriyse başlı başına özel ilgiyi hak ediyor. Çünkü o da Hermann Hesse’nin romandaki yansıması ve bir kadın. Taşıdığı erkeksi özelliklerle de bu kanıyı güçlendiriyor. Zaten kahramanın gençliğinde tanıdığı Hermann! isimli bir delikanlıya benziyor tip olarak. Harry Haller’in yani aslında yazarın iç çatışmalarındaki, kişilik bölünmelerindeki önemli seslerden birini oluşturuyor. Toplumsal ve ruhsal çözümlemelerle kendini ortaya koyuyor olsa bile erdişi tavırlarıyla ve yarattığı ortamlarla daha çok cinsellikle ilgili bir unsur olarak hikayede yer alıyor gibi görünüyor.

Kitabın başında yer alan ‘Yayıncının Notu’ bölümüyse tam bir edebi deha örneği bence. İpucu kaygısıyla birçok kişi gibi bu tip yazıları okumama ya da kitap bittikten sonra okuma eğiliminde olan biri olarak ben de tuzağa düştüm ve kitabı bu bölümü atlayarak okumaya niyetlendim önce. Sonra her nedense tamamen içgüdüsel olarak okumaya karar verdim. Gördüm ki gerçek bir önsöz değil. Tamamen kurgunun bir parçası. Bunu keşfetmek bile oldukça keyif verici bir durum oldu aslında. Kitap bu bölüm atlanarak okunsa ve sonradan bu bölüme geri dönülse yaratacağı sürpriz etkisi de çok keyifli olacaktır eminim. Diğer taraftan kitabı okuduğu halde Yayıncı’nın Notu bölümünü hiç okumamış olanlar da vardır eminim. Onlar için üzgünüm. Bu yazı sayesinde en azından birkaçının hemen kitabı bulup bu atladıkları bölümü de okumalarına vesile olurum umarım.

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim bir şey daha var. O da çevirmen Kamuran Şipal sağolsun 'devcileyin' ve 'seğirtmek' kelimeleri zihnimde yer etti, sürekli bu iki kelimeyi döndürüyorum kafamın içinde.

Böyle bir kitap doğal olarak birçok aforizma, birçok güzel söz içeriyor. Ben de bu nedenle yazımı kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

'İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.' Ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlardır, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.