19 Ocak 2015 Pazartesi

Od - İskender Pala


Beni bende demen bende değilem
Bir ben vardır bende benden içeru

Kitabın her bölüm başında olduğu gibi ben de Yunus Emreden birkaç kelimeyle başlayayım istedim yazıma.

Öncelikle işin içinde Yunus Emre gibi bir bilge, bir düşünür, bir ozan olunca kitap eğer gerçekten acemi ellerden çıkmadıysa okura keyif vereceğini daha kapağını açmadan garanti ediyor. Nitekim İskender Pala için bu saatten sonra acemi demek mümkün olamayacağına göre ben de Odu keyif duyarak, zevk alarak okudum. Ancak yine de okudukça ve kitap bitince keşke daha özenli ellerden çıksaymış diye düşünmedim değil. Hem yazım hataları nedeniyle hem kurgudaki eksikler nedeniyle hem de tarz nedeniyle.   

Kitabın kurgusu kesinlikle daha uzun ve daha ayrıntılı olarak oluşturulmayı hak ediyormuş bence. Biraz daha Yunus Emreye yakışır bir dille, okurun gönül teline dokunarak, hikaye daha ince ince daha ilmek ilmek dokunabilirmiş. Ama biraz çalakalem kotarılmış gibi duruyor sanki. Okurun Yunusu da İsmaili de yeterince içselleştirmesine olanak sağlayacak bir derinlik ne yazık ki yok kitapta. Belki birinci tekil şahıs olarak anlatılması doğru olmamış. İsmailde o kadar sorun yok da Yunus Emrede üçüncü tekil şahıs kullanılması daha yerinde olabilirmiş. Çünkü hikayeyi kahramanın kendi ağzından dinleyince ve bu kahraman da Yunus Emre olunca ortaya bir çelişki çıkmış. Yunusun mütevazılığı sebebiyle marifetlerinin, mucizelerinin dile getirilişi biraz havada kalmış doğal olarak. Anlatmasa olmaz çünkü hikaye yürümez, anlatsa olmaz bu kez de kendisiyle övünüyormuş gibi olur. Bu nedenle de meğerse ben yapmışım, hiç farkında değilken yapmışım, herkes yaptığımı görüyor ama ben göremiyorum gibi açıklama gereklilikleri doğmuş ama bunlar da okuru ister istemez biraz aşağıya çekiyor. Kitabın sonu da biraz fazla apar topar bitiyor.

Gelelim kitabın diline ve yaratılan atmosfere. Bir yere kadar fena olmamış demek boynumun borcu. Yani çok da kötü değil. Kendimi kaptırmadıysam da hikayeden etkilendiğim bölümler oldu. Hatta birkaç yerde gözyaşlarımı tutamadım. Ama bu durum yazan kişiden çok yazılan kişiden kaynaklanıyordu kanaatindeyim yine de. Neyse. Kitabı okurken aklıma Yargu geldi. Ezel Akay ve Haldun Çubukçunun birlikte yazdıkları bir dönem romanı. Ve Od ile aynı dönemi anlatıyor. Orada kullanılan dil ve yaratılan atmosfer çok daha büyüleyici ve içine çekiciydi. Ezel Akay vesilesiyle Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü filmi akla gelmiştir hemen. Oradaki dil, tarz ve anlatım da dönem itibarıyla Oda göre daha bir yerine oturuyordu diye düşünüyorum.

Bir de İskender Palanın muhafazakar kişiliği var tabii ki işin içinde. Dinsel anlamda biraz fazlaca belirli bir tarafa doğru yontulmuş, yontulmaya çalışılmış hikaye. Yunus Emrenin dini görüşüne ters değil belki ama dünya görüşünü okura aktarmaya yetmeyecek bir daralmaya, eksikliğe neden olmuş söz konusu yaklaşım. Keza Mevlanadan, Hacı Bektaş-ı Veliden, Taptuk Emreden söz ederken de aynı durum geçerli. Madem böyle bir hikaye yazılacak o zaman tasavvufun, sufizmin de hakkını vermek gerekir.

Uzun sözün kısası birkaç eksiğiyle birlikte konusu güzel, hikayesi güzel bir roman olmuş. Keyifle okunabilir.

O zaman başladığımız gibi yine Bizim Yunus'tan birkaç kelimeyle bitirelim yazımızı:

Acep şu yerde varm'ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin

Gezdim Rum ile Şam'ı
Yukarı illeri kamu
Çok istedim bulamadım
Şöyle garip bencileyin

Kimseler garip olmasın
Hasret oduna yanmasın
Hocam kimseler duymasın
Şöyle garip bencileyin

Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Şöyle garip bencileyin

Nice bu dert ile yanam
Ecel ere bir gün ölem
Meğer ki sinimde bulam
Şöyle garip bencileyin

Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

Hey Emre'm Yunus biçare
Bulunmaz derdine çare
Var imdi gez şardan şara
Şöyle garip bencileyin



8 Ocak 2015 Perşembe

Kubbe'nin Altında - Stephen King


Ben olsaydım bu kitabın ismini sadece Kubbe koyardım ya da Türkçe’ye öyle çevirirdim. Tek sözcüklü kitap isimleri daha çok yakışıyor bence Kral’a. Medyum, Mahşer, Tepki, Cinnet, Çağrı, Falcı, Sis gibi.

Stephen King’in benim için yeri ayrıdır. O nedenle bir romanı için yazdığım bu ilk inceleme yazısı da oldukça özel. Çünkü ben kendim için ‘büyüyünce Türkiye’nin Stephen King’i olacağım’ diyen biriyim.

Çok seveceğimi bile bile kırk yaşıma kadar hiç Stephen King kitabı okumadım. Bir tatlı gibi ziyafetin sonuna sakladım. Neden ‘kırk’ onu da bilmiyorum. Belki bunun da mistik bir sebebi vardır. Ve kırk yaşıma gelince de bir yıl içinde bütün kitaplarını okudum. Yaklaşık elli kitaptan söz ediyorum. Ve bunların yedisi Kara Kule! İlk onunla başladım hatta. 2010 yılı benim için Stephen King yılıdır bu nedenle. Sonra da yazmaya başladım. Şu ana kadar iki çocuk romanı, beş kısa roman (novella), bir hikaye ve bir de roman yazdım. Hepsi de fantastik. Bazıları gerilim, korku türünde. Kimisi yayımlandı kimisi bu yıl yayımlanacak. Yazmaya da devam ediyorum tabii ki.

Ama bana bunlardan daha ilginç gelen başka şeyler de oldu. Pall Mall sigarası içmeye başladıktan bir hafta sonra Stephen King’in de Pall Mall içtiğini öğrendim mesela. Sonra iki romanında çok anlamsız ve gereksiz bir şekilde ismim geçti. Gerçekten! ‘Alp’ yazıyordu ciddi ciddi. Bir tanesini Kara Kule’deki, insanların konuşmalarının son hecelerini söyleyip yarım yamalak tekrar eden Oy isimli hayvancık söylüyordu. Bir tanesi de Kusursuz Fırtına’da bir bulmaca sorusunun cevabı olarak geçiyordu. Soru da ‘Yodelcinin tüneği’ydi. Ne demek olduğunu bulup anlayana kadar akla karayı seçtim. Daha sonra başka bir kitabın arasında üzerinde şiir yazan bir not kağıdı buldum -o günün tarihi olsa ne ilginç olurdu diye düşündüm sonra alttaki tarihe baktım- ve yazılış tarihi yıllar önce ama içinde bulunduğum gündü. Kara Kule’yi okurken bir sabah çalıştığım reklam ajansına gittiğimde klavyemin üzerinde başka bir not kağıdı buldum. Bu notu ilk kez görüyordum, ben yazmamıştım. Üzerinde bir etli yemek tarifi vardı -ben pek etli yemek yemem- ve benim el yazıma çok benzeyen bir yazıyla, beş yıl öncesinde çalıştığım, artık kapanmış olan bankanın not kağıdına yazılmıştı ve ben de o zamanlar o kağıtları kullanıyordum. Hatta cüzdanımda o not kağıtlarına yazılmış eski notlar bile vardı -hala var- ama klavyemin üzerindeki kağıdın nereden geldiğini bilmiyordum. Ajanstaki hiç kimse bilmiyordu, temizlik görevlisinin de haberi yoktu. Bence tek açıklaması paralel evrendeki Alp’ten gelmiş olmasıydı! İşte bu nedenlerle ‘kırk yaşıma kadar King okumamış olmamın da belki mistik bir sebebi vardır’ demiştim az önce.

Bir yıl boyunca sadece Stephen King okuyunca sonlara doğru sürekli aynı hikayeyi okumaya devam ediyormuşum gibi hissetmiştim. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum çünkü bu King’in bilinçli olarak yaptığı bir şey. Bütün romanlarını, hikayelerini kapsayan ortak bir atmosferi var. Bir romanındaki karakter başka bir romanda farklı bir yaşta bazen farklı bir isimle karşınıza çıkabiliyor. Farklı romanlardaki karakterler aynı hikayede karşılaşabiliyor. Hatta bunu farklı zaman dilimlerinde yapabiliyorlar. Hikayeler genellikle aynı coğrafyada geçiyor. Kingologların -ben onlara öyle diyorum- yaptıkları incelemeler sonucu hazırladıkları karmakarışık bir çizelgede neredeyse bütün romanlarının bir şekilde birbirleriyle bağlantılı olduğu görülüyor. On yıllar boyunca yazılan onlarca birbirinden bağımsız roman ve aslında arka planda işleyen ortak bir kurgu. Bence bu muhteşem bir şey. ‘Edebi’ anlamda çok ince eleyip sık dokumadan incelersek, bence ortaya insanüstü bir romancı, hikayeci çıkıyor. Bir kurgu dehası. Bütün kitaplarını çeviri olarak okuduğum için bilemiyorum ama eminim orijinal dilde okumak da ayrı bir keyif katıyordur bu sürece.   

Gelelim Kubbe'nin Altında’ya. 1024 sayfalık bir tuğla. Kendi koşullarımda yoğun okumama rağmen iki haftamı aldı bitirmek. Ama değdi. Öncelikle dizisini seyredenlerin kitabı okuyanlardan fazla olduğunu varsayarak onlara bir şey söylemek istiyorum. Dizi henüz tamamlanmadı ama şu ana kadar olan kısmı için kitaptan çok farklı olduğunu ifade etmek isterim. Yani ‘dizisini seyrettim, kitabı okumak zevkli olmaz’ diye düşünen ‘kitapseverler’ varsa çok yanılıyorlar çünkü çoğu şey bambaşka. ‘Nasıl olsa dizisini seyrettim, kitabını okumaya gerek yok’ diye düşünen varsa da aynı şey geçerli tabii ki. Ayrıca dizinin finalini nasıl yaparlar bilemiyorum ama kitaptaki gibi olacağını da pek sanmıyorum. Çünkü diziyi diziseverler seyrediyor. 1024 sayfalık Stephen King kitabını ise sadece kitapseverler hatta Kingseverler -ben onlara öyle diyorum- okur. Kitabı okuyanlar açısından tatmin edici bir son söz konusu olsa bile dizi seyredenler için daha farklı bir final yapacaklarını tahmin ediyorum.

Kitapta çok fazla yan karakter var. İlk başta buradan oraya, oradan buraya git gel derken hikaye çok kopuk kopuk olacak diye korktum ama hiç öyle olmadı. Adı geçen bütün karakterler gayet dozunda işlenmişti ve hikayeye de çok ideal bir şekilde dahil edildiler. Ben en çok Koca Jim karakterini -diziyi seyredenler bilirler- sevdim. Kişilik olarak değil tabii, işleniş olarak. Onca kötülüğü, hileyi, hırsızlığı, cinayeti sadece kasabanın iyiliği için gerçekleştirdiğini gerçekten düşündüğüne inandım. Baş kahramanımız Dale Barbara (Junior’un deyişiyle Baaaarbie) ve yardımcı kadın oyuncu gazeteci Julia Shumway de gayet tutarlı karakterlerdi. Dizidekinden farklı olarak Julia’nın Barbie’den epey yaşlı olması bence çok daha keyifli olmuş. Junior desen bambaşka bir karakterdi. Dizide hiç iyi işlenmemiş. Bence bu kitabın filmi yapılmalı ve kitaba daha sadık kalınarak işlenmeli konu ve karakterler. İşte o zaman Junior’u görün siz. Gerçi o zaman da düşüncelerini duymak mümkün olmadığı için yine bir şeyler eksik kalacaktır tabii. Ama dizideki gibi de olmamalıydı. İpucu vermiş olmamak için fazla detayına giremeyeceğim ama Andy Sanders karakterine de dikkat etmek lazım. Hikayenin başıyla sonu arasında çok farklı bir tavır ve davranış sergiliyor. İnsan biraz daha fazlasını yapmasını istiyor ama olduğu kadarı da iyi. Neyse işte. Bütün karakterler çok güzel işlenmiş. Hepsinin üzerinde tek tek durulup çalışıldığı belli oluyor.

Kitabın sonuyla ilgili olarak Kingseverlerden farklı olarak bazı kitapseverlerin de memnuniyetsizlik yaşayacağını tahmin ettiğim için o konuda da birkaç şey söylemeliyim diye düşünüyorum. Hatta birkaç Kingsever de hoşnut kalmamış olabilir diye tahmin ediyorum. Bence böyle hikayelerde sondan çok kurgunun başına ve gelişimine odaklanmak lazım. İlla ki ‘çok’ açıklayıcı ve tatmin edici bir sona bağlanması gerekmiyor bence bazı hikayelerin. Son sayfasına kadar heyecanla ve merakla okudun mu okumadın mı ona bakmak gerekir. Bir yazar olarak işin kolayına kaçmak amacıyla böyle diyor gibi görünüyor olabilirim ama samimiyetle söylüyorum ki bunlar benim gerçek hislerim. Lost dizisi için de aynı şeyi söylemiştim. Kimse sonundan memnun değildi ama ben umursamadım sonunu. Yedi sekiz yıl boyunca insanları diken üstünde, televizyon karşısında tutup, heyecandan kalp krizi geçirtip, meraktan kudurtmadılar mı? Sırf hikayenin sonu için bile olsa yaşanan bütün bu duyguların yaşandıkları anın hiç mi önemi yok? Hemen unutulup çöpe mi atılmalılar? Hayır! İlginç bir başlangıç, güzel bir gelişme, sağlam bir işleniş de bence oldukça tatmin edicidir. Hatta Italo Calvino’nun bir kitabı vardır ‘Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ isimli. Yarım bırakılmış on beş romandan oluşuyor. Alın okuyun. Ne demek istediğimi ve ne kadar haklı olduğumu siz de göreceksiniz.

Bu kadar kalın bir roman ve tabii Stephen King söz konusu olunca inceleme yazısı da uzun oldu haliyle. Macera, heyecan, gizem, gerilimden hoşlanan kitapseverlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. Kingseverlere bir şey demiyorum, diziyi seyretmiş olsalar da olmasalar da onlar zaten ya okumuşlardır ya da okuyacaklardır eninde sonunda.

Ekteki linkte de Kingologların hazırladığını söylediğim karmakarışık çizelgede Stephen King evrenini bulabilirsiniz:

http://tessiedesigncompany.blogspot.com.au/2013/05/the-stephen-king-universe-flowchart.html



29 Aralık 2014 Pazartesi

Patasana - Ahmet Ümit


Her zaman söylediğim gibi aynı yazarın birden fazla kitabını pek okumam ama daha önce Ahmet Ümit’in Beyoğlu Rapsodisi ve Bab-ı Esrar romanlarını okumuştum. Bab-ı Esrar’ı sevmiştim, Beyoğlu Rapsodisi’nde biraz sinirlenmiştim. Sinirlenmiştim çünkü Dan Brown’un da çoğu zaman yaptığı gibi okuyucuyu “enayi” yerine koymuştu bu romanında. Bu şu anlama geliyor: Hikayeyi okurken düşüncelerini de okuduğunuz ve o düşünceleriyle katil olmadığına inandığınız, inandırıldığınız birinin daha sonra sürpriz katil çıkması. Bir de hiç olayların içinde olmayan birinin sonradan hikayeye dahil olup katil çıkmasından hiç hoşlanmam. Bunu da Grangé yapıyor arada sırada. Polisiye kitaplarda beni en çok kızdıran bunlardır. Patasana’ya başlarken bu nedenle biraz kaygılıydım. Tabii ki ipucu vermiş olmamak için ayrıntısına giremeyeceğim ama neyse ki bu kitapta beni kızdıracak kadar böyle durumlar yok. Ama hiç yok da diyemem. Neyse. Genel olarak kitabı sevdiğimi söyleyebilirim.

Asıl hikayenin yanı sıra ilerleyen ve 2700 yıl önce geçen Hitit sarayının başyazmanı Patasana’nın hikayesi de oldukça keyifli olmuş. Ana hikaye ile yan hikayenin başlarındaki ve sonlarındaki cümleleri bölümden bölüme geçişte ortak kelimeler, duygular içerecek şekilde yazmak bazı yerlerde zorlama olmuş ama genelde sevimli duruyor. 2015’te yayımlamayı düşündüğüm romanımda benzer şekilde bir durum olmasından dolayı da hoşuma gitmiş olabilir bu yan hikaye kurgusu.

Bu arada birçok diyalog gereksiz olmuş. Sadece gereksiz değil anlamsız olmuş. Gayet zeki, akılcı, şüpheci, kılı kırk yaran, objektif karakterler olmalarına karşın başkahramanlar olan Esra da yüzbaşı Eşref de özellikle kendi aralarında geçen diyaloglarda bir türlü ortak görüşlerde anlaşamamalarıyla, sürekli diğerinin ileri sürdüğü fikirlere anlamsız bir şekilde karşı çıkmalarıyla canımı sıktılar. Genel olarak kitaptaki diyaloglarda bir yapmacıklık hissi de var. Bunun nedeni de yazarın kişiler arasındaki diyalogları o bölümde ön plana çıkarmak istediği konuya kapı açmak için anahtar olarak kullanmayı amaçlamış olması.

Yan hikaye aracılığıyla Hititler, Urartular, Asurlar dönemiyle ilgili bilgilerin resmi olmayacak şekilde verilmiş olması da güzel olmuş. Zaten hikayede de önemli rol oynuyor Patasana’nın tabletlerinin resmi olmayan belge durumu. O dönemleri merak edip ansiklopedik bilgi tazeleme ihtiyacı hissettiriyor insana. Gerçi o bölümlerdeki anlatım dili biraz daha “Hititvari” olabilirmiş artık nasıl olacaksa. Çok günümüz dili olunca okuyucuyu yeterince içine çekemiyor gibi geldi bana.

Bu arada Ermeni tehcirine, Kürt sorununa, yabancıların Türklere, Türklerin yabancılara bakış açısına, PKK’ya, soykırım konusuna vs. de ciddi yaklaşımlar var kitapta. Gerçi bu konularda da karakterlerin işlenişinden dolayı bazı tutarsızlıklar ortaya çıkmış ama yine de kurgunun içine güzel yedirilmiş hepsi de.

Kitaptaki yemek tarifleri biraz havada kalmış. Bu tip ayrıntılar hikayenin genel kurgusuyla bir paralellik söz konusu olduğunda çok keyifli oluyor. Ne bileyim, mesela boğazına çok düşkün bir karakter varsa kurguda zaman zaman yeme içme konusunun tarif verecek kadar kurguya dahil olması keyifli oluyor ama bu hikayede akışı soğutmaktan başka işe yaramamışlar.

Ben anaerkil toplumları anlamakta güçlük çekiyordum hep. Bilek gücü kendilerinde olduğu halde, neredeyse bütün toplumlar bu nedenle ataerkil olduğu halde nasıl oluyor da bazı durumlarda erkekler kadınları bu kadar yüceltebiliyorlar diye. Bu konudaki bilgi eksikliğimden kaynaklanıyordur tabii ki bu durum. Patasana’daki bir bölüm bu konuda bana “hmmm, evet evet, bu nedenle olabilir” dedirtti. Paylaşıyorum:

“...Ana tanrıçayı bilirsiniz. İki yanında birer pars, bacaklarının arasında bir çocuk olan şişman ilk kadın tanrı. İnsanlığın ilk tanrısı. Anadolu'nun eski insanlarının onu neden tanrı olarak seçtiklerini biliyor musunuz? Çünkü erkekler kendi dölleyici rollerinin farkında değillerdi. Kadınları dölleyen şeyin rüzgar, yağmur, ırmak, yani doğa olduğunu sanıyorlardı. Bu düşünce o zamanlar için hiç de yadırgatıcı değil. İnsanlar kendilerini doğanın bir parçası olarak görüyorlardı. Doğumu bir büyü, bir mucize sanıyorlardı. Kuşkusuz bunda o dönem anaerkil sistemin yaşanıyor olmasının da payı vardı. Ama asıl etkili olan konu üremenin bilinmemesiydi. İşte bu bilinmezlik, insanlığın ilk tanrılarından birini ana tanrıçayı yarattı...”


25 Aralık 2014 Perşembe

Gökdelen - Tahsin Yücel


İtiraf etmeliyim ki Tahsin Yücel hiçbir zaman bir kurgu yazarı olarak gündemimde yer almamıştı. Nedense hep kurgu dışı yazılar yazan bir yazarmış gibi algılamıştım kendisini. Aslında ben nedenini biliyorum. Tahsin Saraç ile adaş olması. Tahsin Saraç da aslında şair olmasına rağmen benim için hep ‘sözlük yazarı’ olmuştur. Tahsin Yücel’se eserleriyle somut olarak hiçbir zaman gündemime gelmediği ve ben kendisini Tahsin Saraç ile karıştırdığım için ciddi anlamda bir öykücü, romancı olduğunu bir türlü algılayamamışım demek ki. Ta ki Gökdelen’e kadar. Gökdelen üyesi olduğum kitap kulübünde geçen ayın okunması gereken kitabı seçildi. Böylece hakkında ilk araştırmayı yaptığımda hikayesinin 2073 yılında geçtiği bir roman olduğunu görüp gerçekten şaşırdım. Ben kurgu olmayan bir kitap okuyacağımı zannedip biraz sıkılmıştım çünkü. 2073 yılında geçen distopik bir roman hiç ummadığım bir sürpriz oldu benim için.

Diğer taraftan kitabı okumaya başlamadan önce 2006 yılında yayımlandığını ve yazarın o yıl 73 yaşında olduğunu göz önünde bulundurarak beklentimi çok yüksek tutmamaya karar verdim. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ya da Mülksüzler gibi bir hikayeyi zaten beklememeliydim tabii ki. Ama 2073 yılı, distopya gibi lafları duyunca biraz heyecanlanmıştım yine de. İşte bu heyecanımı dizginlemeye çalışarak başladım okumaya. İyi ki de öyle yapmışım. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Öyle bir beklentiyle okusaydım yazara ve kitaba haksızlık etmiş olurdum demek istiyorum. Neyse. Okudum ve fena bulmadım.

Her şeyden önce yargının özelleştirildiği bir gelecek fikri hoşuma gitti. Her ne kadar konu yeterince derinlemesine işlenmediyse de, neyin nasıl olacağı, sistemin nasıl işleyeceği yeterince ayrıntıya girilerek açıklanmadıysa da fikrin hakkını teslim etmek gerekir. Ayrıca gökdelenler şehri İstanbul tasviri ve yılkı adamları da beni heyecanlandırdı. Özellikle yılkı adamları konusuna biraz daha değinilmesini çok isterdim. Ama o zaman hikayeyi bu kadar kolay toparlamak mümkün olmazdı tabii.

Baş kahraman Can Tezcan biraz kaypak bir karakter olmuş. Yazar da bunu mu amaçladı bilemiyorum ama eğer amaçlamadıysa pek olmamış. Marksistlik, solculuk iddiaları var ve sanki günün koşullarının elverdiği ölçüde öyleymiş gibi anlatılmaya daha doğrusu okuyucuya o duygu geçirilmeye çalışılıyor ama herif birçok yerde son derece tutarsız davranıyor.

Elbette ki Tahsin Yücel ciddi ciddi fantastik bir distopya yazmak amacıyla oturmamış bu kitabın başına. Amacının o günün siyasal, sosyal, ideolojik eleştirisini yapmak olduğu belli. Bu anlamda da oldukça başarılı olmuş bence. Kitap yazılalı on yıl kadar olmuş durumda ve bu on yıllık sürede yazarın “gelecekle” ilgili öngörülerinin de doğru çıkacağını hatta çıktığını görüyoruz ne yazık ki. Ciddi ciddi distopya yazmak niyetinde olmadığı için de gökdelen dikme manyağı Karadenizli müteahhit Temel Diker’in soyadının ‘Diker’ olması (kitaptaki başka birkaç isim-soyisim de böyle meslekle alakalıydı ayrıca) kendince bir keyif de katmış hikayeye. Aslında yazar isteseymiş daha elle tutulur bir distopya da ortaya çıkabilirmiş belki de. Ama belki de çıkmazmış, bilemiyorum. Henüz başka kitaplarını okumadım ama yazarın istidadının ve tarzının bu yönde olmadığını tahmin ediyorum.

Bu arada ciddi bir olumsuz eleştirim var. Tamam, hikayenin temelinde sosyal, siyasal eleştiri yapmak var ama yine de diyaloglar bu kadar didaktik olmak zorunda değildi. Yeşilçam filmi senaryosu ya da Shakespeare oyunu okur gibi hissediyor insan kendisini. Bir de birçok yerde gereksiz uzamış diyaloglar. Hikayenin anlatılmasına çanak tutmak için söylenmiş olduğunu çok belli eden bir ton gereksiz söz çıkmış ortaya. Karakterler genel tavır ve davranışlarıyla örtüşmeyen şeyler söyleyip duruyorlar. Ama bunu birçok yazar yapıyor. En son Ahmet Ümit’in Patasana’sını okudum, onda da var aynı sorun. Yazacağım onu da.